Serkan Engüdar
Öylesine Bir Faniyim İşte; Herkes Gibi Adı Önceden Koyulmuş.

Pencere


Hatırlayanınız var mı bilmem ya da yaşamış olanınız. Olur da okuduklarınıza bir anlam kazandıramazsanız, aklına geleni yazmış gene gecenin bir vakti der geçersiniz en fazla. Belki okudukça gülümseyeniniz bile olur kim bilir. Neyse, konumuz bir an; öylesine bir an değil, hayata bir pencere daha açtıranlarından.

Tiyatro sahnesinde seyirciye yöneltilen soru olur ya hani kimi oyunlarda. Öyle oyuncu tarafından sorulur sorulmaz, senaryo gereği belli bir yöne yönlendirme amacı ile ardından hemen cevaplandığı sorular değil anlatmak istediğim. Asıl anlatmak istediğim oyuncunun derin bir sessizlikle cevapladığı türden olanlar.
Işık salonun birçok yerinden eksiltilip oyuncunun yüzüne vurur damgasını. Sessizlik içinde derinde bir yerlere işler, sen istemesen de vurucu yeridir eserin. Oyunun başından beri seni kıvama getirmeseler ve sonrasında sana kendiliğini sunmasalar, sadece soruyu okuyup anlayabilsen gelmene gerek yok diyeceğim neredeyse. Sorunun kendisi kadar, ardında kasıtlı bırakılan sessizliği de yankılanıp iz olur.
O ana kadar rolü gereği başka bir bedende gibi hareket ederken oyuncu o küçücük an kendine bürünür, en azından ben böyle gördüğümü düşünürüm. Hakkını vererek sormuşsa bir de; beni o salonun kara küçük bir noktasına kadar indirgeyip açtığı o küçük delikten büsbütün alımlı bir dünyanın okyanusu kadar coşturacak bir değişken yapan o hissi doldurur bedenime.
Bilirim; birçok yürekte tam anlamıyla cevaplanmayacak o can alıcı sorunun bir tane doğru cevabı da yoktur aslında. Önemli olan sormaktır, sorgulatmaktır. Sonunda cevaplardan beğenmek ya da yenisini üretmek şöyle dursun düşünmekten ve düşmekten uzak mesafeler görüp dert ederim kendime.
Bir gün sonra, bir hafta, aylar geçer unuturum. Derken öyle bir an gelir zihnime odaklanan; bir resim, bir ses, vazgeçilmez bir nefes olup unutamadığımı fark ederim o eşsiz anı.

Bunca şeyi neden yazdığıma gelince,
Üniversite yıllarıydı sanırım. Hiçbir şey yolunda değildi. O sırada bulunduğum evin en üst katında penceresi ardına kadar açık bir odada hemen pencerenin yanında benim bile olamayan koskocaman bir yatağa, kendimce yüklerimi bir an olsun atmak için belki de yüklenip kalkmak için sırt üstü uzanmıştım. Gökyüzü boşalıyor dedikleri bir yağmur ve peşi sıra gök gürültüsü vardı, en korkmayanı bile telaşlandıracak bir hava düşünün. Bense ellerim ensemde, gözlerimi gri siyah gökyüzünde bir belirip bir kaybolan şimşeklere dikip ayaklarımı uzatmış bir şekilde uzanırken hayatımda ilk defa hiçbir şeyden korkmadığımı hissetmiştim. İşin ilginci bu korkusuzluğumun dayanağı diyebileceğim hiçbir neden yoktu. Bir ben vardım o kadar.

O zamandan kalma hayıflanışımdır,
Adına gök gürültüsü denerek tamlamaya iliştirilmiş gürültü kelimesinin yakışıksızlığı.

Bir cevap yazın